İsviçre Luzern'in Ahşap Köprüleri

0 Çekirdek Gezi




Luzern'de Seebrücke adlı köprünün üzerinde durdum, göl manzarasını izledim. Ayaklarımın altından akan Reuss Irmağı, birkaç adım ötede Luzern Gölü'ne karışıyordu. Arkamı döndüğümde onu gördüm: Kapellbrücke. Akarsuyun ortasında, yüzyıllardır aynı yerde duran taş kule ve ona bitişik ahşap bir köprü. Biraz ileride de Spreuerbrücke adlı başka bir ahşap köprü vardı. 

Luzern'in ahşap köprüleri, yedi yüzyıllık tarihinden kesitler sunan birer açık hava müzesi gibi.


Luzern'de parçalı bulutlu bir temmuz günüydü. Alp Dağları arasında, yaz aylarında bile sıklıkla yağmur yağması alışılmış bir hava durumu. Bugün de öyle bir gündü. Yağmur bulutları üzerimde gezinirken, ben yağmurluğumu giydim.

İlk ahşap köprü Kapellbrücke'ye adım atmadan önce Peterskapell adlı bir şapelin önünde durdum. Köprü adını bu şapelden almış; Şapel Köprüsü.

Kentin sembolü olan bu köprünün en önemli özelliği, akarsu içindeki Wasserturm, yani Su Kulesi.



Bu kule, köprüden önce 1300'lü yılların başında kentin savunması için gözetleme kulesi olarak inşa edilmiş. Zaman içinde arşiv deposu ve hapishane gibi amaçlarla kullanılmış olsa da, günümüzde kuleye giden köprünün her iki yanı rengarenk çiçeklerle süslü. Kule, ırmak içinde yüzlerce yıldır ayakta durduğu için kentin simgesi olmayı hak ediyor.

Uzaktan bakınca kule sanki dik durumda değil diye düşündüm, hafif bir eğiklik var gibi. Gözlerim beni yanıltıyor olabilir. Birkaç kaynak karıştırdım. Evet, kaynaklar kulede hafif bir eğiklik olduğunu yazıyor.






Köprü 1365 yılında yapılmış. Ahşap köprü sadece yayalar için yapılmış, araçların geçebileceği bir köprü değil. Üzeri bir çatıyla örtülmüş. Şimdi yağmur istediği kadar yağsın, ben rahatlıkla fotoğraf çekebilirdim.

17.yüzyılda köprüden geçen sanatsever biri, çatı kirişlerinin boş olduğunu fark etmiş. Üçgen de olsa bu alanın tuval olarak kullanılabileceğini düşünmüş sanırım. Sonunda katolik ressam Hans Heinrich Wägmann bu resimleri yapmış.




İsviçre Tarihi'nin ve Luzern'in koruyucu azizleri kabul edilen St. Leger ile St. Maurice'in efsanelerini konu alan resimler. Sanatçılara veya sanat ruhuna sahip olan insanlara bu yüzden değer vermeliyiz. Kimsenin düşünmediğini hayal edebilirler.

Yüzyıllar boyunca Luzernliler, işe giderken ya da evlerine dönerken her gün bu resimlerin altından geçti. Bir müzenin içinden geçer gibi. Luzern'de tarih, müzelerin duvarlarından günlük hayatın içine taşınmış.

Ancak ahşap olan her yerde olduğu gibi, doğal bir düşman her an her şeyi yıkabilir. Yüzyıllarca gözü gibi baktıkları köprüden bir gün alevler yükselmeye başlamış. 1993 yılı Ağustos ayındaki yangın sırasında köprüdeki resimleri kurtarmaya çalışmışlar ancak çoğu resim köprüyle birlikte alevlere teslim olmuş.

Kapellbrücke, İsviçre’nin başlıca turistik yerlerinden biri olduğu için hızla yenileme çalışmalarına girişmişler. Çok geçmeden 1994 yılı baharında yeniden hizmete açılmış.

Sonunda köprüyü geçip karşı kıyıya ulaştım. Aynı ırmak üzerindeki diğer tarihi ahşap köprüye doğru yürürken bir heykel dikkatimi çekti.

Luzern Tiyatrosu'nun köşesindeki "Çoban ve Koyunları Heykeli", 1985 yılında yapılmış. Heykeltıraş Rolf Brem, bir çobanı geleneksel İsviçre kıyafetleri içinde ve farklı ırklardan koyunları ile betimlemiş.
İsviçre süt üretiminde dünyanın sayılı ülkelerinden biri. Üstelik ülkenin coğrafyası dağlık ve bu şartlarda hayvancılıkla uğraşmak hiç de kolay değil. Çiftçisine saygı gösteren bir heykel. Bence tam bir "Köylü milletin efendisidir" heykeli.





Muhtemelen koyun sürüleri de yüzyıllar boyunca bu köprülerden geçmiştir. En azından ürettikleri sütler taşınmıştır.

Ağır adımlarla Kapellbrücke'nin yaklaşık 400 metre batısında yer alan Spreuerbrücke'ye ulaştım.

Sağanak yağmur başlamıştı. Yağmurluğum üzerimdeydi ama köprünün çatısı altında olduğum için mutluydum. Yağmurdan çekinmeden fotoğraf çekebildim.

Köprünün yapımı 1408 yılında tamamlanmış. Kapellbrücke'ye benzer şekilde yapılmış. Ancak ırmak içinde bir kule değil de "Brückenkapelle Maria auf der Reuss" (Reuss Üzerindeki Meryem) adı verilen küçük bir şapel var. Yağmur dinene kadar 81 metre uzunluğunda köprüde birkaç kez gidip geldim. Burada da çatı kirişlerinde sanat eserlerine yer vermişler. Caspar Meglinger'in 1616-1632 yılları arasında yaptığı ölüm temalı resimler sergileniyor. Ancak çeşitli nedenlerle sanatçının yaptığı 71 tablodan sadece 45'i günümüzde köprü üzerinde görülebiliyor.







Köprünün hemen yanında küçük bir hidroelektrik santrali, akarsudan yararlanıp elektrik üretirken, manzaraya coşkun suların sesi eşlik ediyordu.

Köprü adını samandan alıyor. Ortaçağ'da civardaki değirmenciler tahıl atıklarını Reuss Irmağı’na bu köprüden atarlarmış. Sadece buradan atmalarına izin verilirmiş.




Yağmur dinince Luzern'in ahşap köprülerinin izini sürmeye devam ettim. Başladığım yere, yani Seebrücke'ye döndüm. Yine buradan Luzern Gölü'ne doğru baktım. Çünkü bu iki tarihi ahşap köprüden de önce burada başka bir köprü daha varmış. 1265 yılında yapılan Hofbrücke.

Hofkirche adlı kiliseye ulaşımı sağlamak için yapılmış ve 385 metre uzunluğuyla en uzun köprüymüş. Günümüzde yok çünkü 1852 yılında tamamlanan yeni büyük rıhtımın yapımı sırasında bu köprüyü yıkmışlar ya da yıkmak zorunda kalmışlar.

Schwanenplatz adlı küçük bir meydanda bir Güneş Saati (Sonnenuhr) ilgimi çekti. Luzern'de tarihin izlerini kovalarken zaman su gibi akıp gitmişti.



Yaklaşık yedi yüz yıldır Luzern'de yaşayan insanların yaşamlarına tanık olan ahşap köprülerin güzelliği, bir yangınla yok olabilecek kadar zayıftı. Yine de bugüne kadar köprülerini ayakta tutmayı başarmışlar.

Güneş zaman zaman, yağmur bulutlarının arasından sıcak yüzünü gösteriyordu. Luzern'in güneybatısında Kriens adında bir semte doğru yola çıktım. Burada beni bir "ejderha" karşılayacaktı.

Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Please Don't Spam Here. All the Comments are Reviewed by Admin.