Header Ads

AĞLAYAN ÇINAR, GÖLYAZI




Önce, çınar ağacının öyküsünü anlatmak gerek...



Baukis ve Philemon'un Öyküsü

Frigyalılar döneminde Anadolu'un bir kasabasında yaşayan Baukis ve Philemon yaşlı bir çifttir. Bir gün kapılarını iki tanrı misafiri çalar. Yoksul olmalarına karşın, konuklarını ağırlamaktan kaçınmazlar.

Aslında kapılarını çalan konuklar Tanrı Zeus ile oğlu Hermes'ten başkası değildir. Olympos Dağı'ndan inip kılık değiştirerek halkın arasına karışmışlardır. Ancak kimin kapısını çalıp yatacak yer ve yiyecek istemişlerse geri çevrilmişlerdir. Bu durumdan hiç memnun olmayan Zeus ve oğlu Hermes, son bir umutla kapılarını çaldıkları yaşlı çiftin kendilerini ağırlamalarından çok memnun olurlar. 

Yaşlı çift, konuklarına şarap ve yiyecek ikram ederler. Fakat onlar yedikçe ne şarabın ne de yiyeceklerin eksilmediğini fark ettiklerinde konuklarının tanrı olduğunu anlarlar ve hemen af dilerler. Zeus buna gerek olmadığını söyler ve onlardan evlerini terk etmelerini ister. Çünkü konuksever olamayan herkesi yok edecektir. Beraber Olympos Dağı'na çıkarlar. 

Yaşlı çift Zeus'un yanında kasabalarının yok oluşunu izlerler. Küçük kulübeleri ise bir tapınağa dönüşür. Zeus onlara isteklerini sorar. Yaşlı çift ne isteyebilir ki? Hiç ayrılmamayı ve günü geldiğinde beraber ölmeyi dilerler. 

Beraberce son nefeslerini verdiklerinde ikisi de birer ağaca dönüşür. Birbirine geçmiş bir çınar ağacı ile bir ıhlamur ağacına dönüşürler. 




Anadolu'da hemen her yerde neden çınar ağaçları görürüz?



Osman Bey'in Rüyası

Osmanlı Devleti'nin temellerini atan Osman Bey, günlerden bir gün Şeyh Edebali'nin evine konuk olur. Gece olunca Osman Bey odasına çekilir, yatacaktır. Ancak odada gördüğü Kuran-ı Kerim'e saygısında yatamaz; kitabı eline alır ve okumaya başlar. Sabah ezanına doğru yorgunluktan ve artık uykusuzluktan oturduğu yerde uyuyakalır. Ve bir rüya görür.

Şeyh Edebali yanında yatıyordur. Onun göğsünden bir hilal doğar. Biraz yükselir, büyür, büyür, büyür ve dolunay haline gelince kendi göğsüne girer. Göğsünden bir ağaç çıkıp büyümeye başlar. Büyüdükçe yeşerir, yeşerdikçe güzelleşir. Bu bir çınar ağacıdır. Ağaç o kadar büyür ki, neredeyse tüm dünyayı kaplar. İnsanlar bu ağacın gölgesinde mutlu ve neşelidirler. 





Bu ulu çınarın gölgesinde dört sıradağ görür; Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlar... Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna çıkmaktadır ve bu nehirlerde koca koca gemiler yüzmektedir. Tarlalar ekin, ağaçlar meyve doludur. Dağlar ormanlarla örtülür. Şehirlerde ezan sesleri yankılanmaktadır. Ulu çınarın yaprakları bir kılıç gibi İstanbul'a doğru uzanmaya başlar... 

Bu rüyadan sonra Osmanlı Devleti'nde kurulan ve fethedilen her yerleşim yerine çınar ağaçları ekilmeye başlanır. Görkemli ve uzun ömürlü bir ağaç olan çınar ağaçları Osmanlı Devleti'ni anımsatır. 

Bu gelenek günümüzde özellikle camilerin bahçelerinde özenle büyütülen çınar ağaçlarıyla devam etmektedir. 


Gölyazı'daki çınar ağacının yaklaşık 750 yaşında olduğu öngörülüyor. Yani Osmanlı Devleti'nin buralara geldiği tarihlerde ekilmiş. 





Dallarından biri zamanla o kadar büyümüş ki, yerçekimine karşı koyamaz olmuş, yan yatmış, ama büyümeye devam etmiş. Ve bir gün gelmiş nesilden nesile anlatılacak bir aşka mekan olmuş.



Mehmet ile Eleni'nin Öyküsü

Köyün cumhuriyetimizin ilanından önceki dönemde adı Apolyont. Daha çok Rumların yaşadığı bu şirin köyde bu ulu çınar ağacı, aslan parçası Mehmet ile Rum kızı Eleni'nin aşklarına şahitlik etmiş. İki sevgili her fırsatta bu ağacın kovuğunda buluşup görüşürlermiş. 

Ancak savaş yıllarıdır. Önce Yunan ordusunun işgali, ardından Türk ordusunun zaferi derken cumhuriyet ilan edilir ve yeni bir devlet adını tüm dünyaya haykırır; Türkiye Cumhuriyeti. Türk ve Yunan hükümetleri mübadele kararı alırlar. Yani Yunan topraklarındaki Türkler ile Türk topraklarındaki Rumlar yer değiştireceklerdir. 




Bu günlerin birinde aslan parçası Mehmet, köy yolunda bir kalabalık görür. Bu insanların arasında sevgilisi Eleni'nin ağabeyleri de vardır. Birine seslenir;

"Yorgi, nereye gidiyorsunuz?"

Herkes üzgündür. Yorgi, durumu anlatır. Şaşkınlığını gizleyemeyen Mehmet;

"Peki Eleni?" diye sorar.

"Unut onu Mehmet. Böylesi hepimiz için daha iyi" der Yorgi. 

Mehmet beyninden vurulmuşa döner. Sevgilisi, her şeyi Eleni gidiyordur. Eleni'yi nasıl unutabilir? Bu mümkün mü? Mehmet çıldırır. Zaten çok üzgün olan Eleni'nin ağabeyleri de ister istemez bu çılgınlığa karşılık verir ve aralarında kavga çıkar. Kavganın sonunda Yorgi, Mehmet'i bıçaklar, Mehmet kanlar içinde yerde kalır. 

Çaresiz Mehmet, Eleni ile her fırsatta buluştukları ulu çınarın gölgesine gelir, kovuğuna bırakır kendini. 

Köylerinden ayrılmak zorunda kalan Rumlar, isteksiz adımlarla ilerlerken, olanlardan habersiz Eleni başı önde ağır adımlarla köyünde ve Mehmet'inden uzaklaşmaktadır. Ancak kara haber tez duyulur! Bir arkadaşı kavgayı anlatır ve Mehmet'in yaralandığı haberini verir Eleni'ye. Eleni koşarak köye döner. Mehmet ile her fırsatta buluştukları ulu çınarın gölgesine gelir. Kovukta sevgilisi Mehmet'i kanlar içinde bulur. Mehmet ölmüştür. Gözyaşları sel olur. Mehmet'in ayrılığına dayanamaz, yaşamına son verir. 

Köyde yaşayanlar, bu ulu çınarın zaman zaman bu iki sevgili için gözyaşı döktüğünü söylerler. Bu nedenle adı Ağlayan Çınar olarak anılır olur. 





Yorum Gönder

0 Yorumlar