Header Ads

SELANİK - İZLENİMLER




Yabancı bir ülkenin havasını solumanın heyecanı içinde sağa sola bakınırken, çok da farklı durumlar değildi gördüklerimiz. Mağazaların çok olduğu kalabalık bir caddede akşam saati neler görülür?
Egnatia Caddesi, kentin ana caddelerinden biri. Akşam saati işinden çıkıp evine gitmeye çalışan Selanikliler otobüs duraklarında birikmişlerdi. Bir otobüs, durağına yanaşınca binenler olmasına karşın, biz de aralarından geçebiliyorduk. Ben ve eşim, beş yaşındaki kızımızın ellerinden tutarak duraklarda bekleyenlerin arasından rahatlıkla yürüyerek geçebildik. İtiş kakış otobüse binmeye çalışan insanlar yoktu.

2018 yılının Ağustos ayı idi. Hava sıcak, ama bunaltıcı değildi. Küçük kızımın rahat gezebilmesi için harika bir gün!..

Selanik’e bir tur şirketiyle geldik. İstanbul’dan gece yarısı otobüsle yola çıktık ve sabah saatlerinde Selanik’e ulaştık. Tur rehberimiz, öğle saatlerinde bizi otelimize yerleştirene kadar, biraz koşturarak bir kaç yer gösterdi. Gezdirdi diyemiyorum.

İlk durağımız Triganon Kalesi. Buradan Selanik’in harika manzarasının tadını çıkarmak istiyorduk, ama pek mümkün olmadı. Kalenin çevresinde dar sokaklardan oluşan yollar var ve bizimki gibi tur otobüsleri bu dar yollarda zorlukla ilerleyebiliyordu. Bir de belediye otobüsü ve diğer araçlar da olunca kaleyi doyasıya gezemeden “hadi, gitmek zorundayız” seslenişiyle ayrıldık kaleden. Selanik’e tepeden bakabildiğimiz bu kale, aslında ilk gün ilk ziyaret yeri için çok doğru bir tercih değil bence. Çünkü manzara güzel olsa da, henüz hiçbir şey ifade etmiyordu bizim için. Çektiğim fotoğraflara daha sonra bakınca manzara çok daha anlamlı olacaktı.


İkinci durağımız Aya DimitriosKilisesi. Dimitrios hıristiyanlık için önemli bir isim. Üstelik Selanikli.. Hıristiyanlığın ilk yıllarında Selanik’te görevli olan Dimitrios, askerlerine yeni dini anlatmaya başlar. Bunu haber alan kral Dimitrios’u bugünkü kilisenin bodrumuna kapatır. Kapatıldığı odadan pis sular akmaktadır. Yaklaşık bir yıl burada hapis kalan Dimitrios yeni dini inkar etmeyince burada öldürülür. Rivayete göre o günden sonra öldürüldüğü o odadan artık pis sular değil, mis kokulu sular akmaya başlar. Burası Selanikli Hıristiyanlar için o kadar kutsal bir alandır ki, Osmanlı döneminde yapı cami olarak kullanıldığında bile, Hıristiyanların bu odaya girip dua etmesine izin verilmiş.

Pek çok tapınakta olduğu gibi AyaDimitrios Kilisesi’nde de süslemeler göz alıcı ve dikkat çekici. Her köşesi ilgiyle incelemeye değer. Tabi tur rehberimiz bizi rahat bıraksa, biraz daha incelerdik. Kiliseden çıkarken bir kadın kızımın eline dini bir resim tutuşturmuş, karşılığında da 2 € kapmış.


Üçüncü durağımız, pek çoğumuzun Selanik deyince aklına gelen yerdi; Atatürk’ün doğduğu ev.. Burası günümüzde Türk Başkonsolosluğu’nun hemen yanında yer alan bir müze. Güvenlikli kapısından giriş yaptıktan sonra bahçesindeki nar ağacı dikkatimizi çekti. Babası Ali Rıza Efendi, oğlu Mustafa doğduğunda bu ağacı ekmiş. Yani bugün bu nar ağacı tam 137 yaşında.. Ne güzel bir adetmiş, doğduğunuzda sizin için ekilmiş bir ağaçla beraber büyümek!.. Apartman dairelerine ağaç ekilemiyor ne yazık ki!..

Bina üç katlı. Ali Rıza Efendi ve ailesi, binada kiracı olarak yaşamışlar. 1908 yılında ise Mustafa Kemal, kendi parasıyla binayı satın almış. Ancak Osmanlı Devleti 1912 yılında Selanik’ten çekilince bina Yunanlılar’a geçmiş ve farklı amaçlarla kullanılmış. Zemin katındaki odalar dükkana dönüştürülmüş.

1934 yılında Yunan devleti, binanın ön cephesine Mustafa Kemal Atatürk’ün bu evde doğduğunu belirten Türkçe, Yunanca ve Fransızca yazılı bir mermer yerleştirmiş.  O dönem Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirmeye özen gösteren Metaksas hükümetinin önerisiyle, Selanik Belediyesi binayı satın alıp Atatürk’e hediye ettiğini bildirmiş. Atatürk  bu hediyeyi memnuniyetle kabul etmiş. Selanik Belediyesi’nin amacı binayı restore edip açılışa Atatürk’ü de davet etmekmiş. Ancak o yıllarda dünyanın ve Yunanistan’ın ekonomik koşulları, Atatürk’ün vefatı ve ardından başlayan 2.Dünya Savaşı nedeniyle binanın onarımı 1953’e kadar tamamlanamamış.

Mustafa Kemal’in çocukluğu ve ilk gençliğinin geçtiği bu binada, dönemin eşyalarının benzerleri kullanılmış. Ancak 2013 yılında yapılan yenileme çalışması ile eşyalar yerine bilgilendirme yazıları, video ve fotoğraflar kullanılmış. Türkiye’den getirilen Atatürk’ün kullandığı bazı özel eşyaları da sergilenmiş. Diploması da bir duvarda asılı. Selanik’te yaşadıkları dönemden günümüze o dönem kullandıkları özel eşyalarının kalması bir mucize olurdu herhalde!..  Müzenin içindeki balmumu heykeller ve tanıtım filmleri ile müze çok daha anlamlı.

Tur rehberimiz bizi, müzenin karşısında yer alan bir çay ocağında topladı. Burada isteyen çay, isteyen Türk kahvesi içti. İstanbullu bir Rum aile işletiyormuş çay ocağını. Siparişlerimizi Türkçe verdik. Çaylarımız ince belli bardakta geldi. Selanik’te miyiz, yoksa Türkiye sınırları içerisinde bir yerde miyiz, kafamız karıştı.

Çay ocağının hemen yanında bir hediyelik eşya dükkanı vardı. Dükkanın adı bile Türkçe yazılıydı. Ucuz yollu magnetler dahil, Atatürk evi figürlü pek çok hediyelik eşya satılıyordu. Müzenin içinde kaldığımız süre kadar, bu çay ocağında zaman geçirdik. İnce belli bardakta çay içmeye mi geldik Selanik’e, ey tur rehberi?..

Tur rehberimiz İzmir’in kordon boyuna çok benzetilen sahil yolunu ve Selanik’in simgelerinden biri sayılan Beyaz Kule’yi göreceğimizi söyledi. Gördük. Sahil yolundan otobüsle geçerken Beyaz Kule’nin yanından geçtik ve Beyaz Kule’yi de böylece görmüş olduk. Beyaz Kule’nin biraz ilerisinde Büyük İskender Parkı yanında bizi indiren tur rehberimiz saat 14:00’e kadar serbest zaman verdi. Bu saatte otelimize gidip odalarımıza yerleşeceğiz. Sonrası zaten serbest zaman. Yani tur rehberimiz bizi başından savdı desek yeridir.

Bu turun bu dakikasına kadar edindiğimiz deneyim, eğer bir kent gezisi planlıyorsanız, turla gitmeyeceksiniz ya da ilk fırsatta turdan ayrılıp kafanıza göre kendiniz gezeceksiniz. Ya da sizi gerçekten gezdirecek tur şirketleri bulacaksınız.  Kafanıza göre gezebilmek için önceden çalışmış olmak çok yararlı olacaktır. Zaten bütün kışı gezilecek yerleri çalışmakla geçiriyoruz. Bizim bir sonraki gezimiz büyük olasılıkla bir tur rehberinden bağımsız gerçekleşecektir.

Bir kenti bir başına veya küçük bir grupla gezmek en iyisi sanırım. Kalabalığa uymak zorunda kalmazsınız, istediğiniz yerde istediğiniz kadar zaman geçirebilirsiniz, dikkatinizi çeken küçük ayrıntıları fark edebilirsiniz…



Büyük İskender Parkı’nda görmek için sabırsızlandığımız heykeller ve Selanik Şemsiyeleri gibi anıtlar dururken, tur boyunca bize uyum sağlayan küçük kızımın gönlünü almaya gelmişti sıra. Yolun karşısında başka bir park vardı; Xanthi Park. İçinde bir kafe de vardı. 
Buradaki küçük tren kızımı çok mutlu etti. Parkın içine döşenmiş raylar üzerinde, bacasından dumanlar çıkarak turlayan minik bir lokomotif arkasındaki yolcu vagonlarını çekiyordu. Minik dedim, ama sadece çocuklar için olduğunu düşünmeyin. Daha çok çocukların ilgisini çekse de, çocuğunu veya torununu yalnız bırakamayan yetişkinler de biniyordu. Kızım çok mutlu oldu, yine gelelim dedi.


Öğleden sonraki serbest zamanımızda otelimizden Egnatia Caddesi boyunca yürüyerek Aristo Meydanı’na ulaştık. Çok uzak değildi zaten. Bu arada mağazalarla dolu caddede vitrinleri de inceledik. Yabancılık çektiğimizi söyleyemem.  HamzaBey Camisi’ni de gördük. Ancak onarımdaydı. Uzaktan görmekle yetinmek zorunda kaldık. Yıllardır süren metro çalışmasından çıkarılan arkeolojik buluntuların camide sergileneceği ile ilgili bir haber okudum. Umarım bu bahaneyle caminin onarımı kısa zamanda tamamlanır.

Aristo Meydanı’nda bir kafede oturup frappe dedikleri soğuk kahveden içerken tekerlekli sandalyesiyle bir adam yaklaşıp para istedi. Nereli olduğumuzu sordu, bahşişini alınca biraz ileride oturanlara Türk olduğumuzu iletti. Nedense merak uyandırmışız!..


Günün yorgunluğunu tur rehberimizin bizi götürdüğü bir tavernada yemek yiyerek attık. Atmak istedik.. Yani atsaydık iyi olurdu. Gittiğimiz yer canlı müzik olan bir mekandı sadece. Yunanca ve Türkçe şarkılar söylediler. Zaten şarkıların çoğu ortak sayılır, çoğuna eşlik ettik. Hani sirtaki gecesi olacaktı?.. Birileri sirtaki oynasaydı!.. Kot pantolonla bile oynasalardı razıydım, yerel kostümler olmadan. Şarkıcı abla “hadi bakalim!” diye bize gaz vermeye çalışıyordu. Oynayan kimse yoktu, bizi oynatacak aklınca.. Sirtaki oynayan arkadaşlarım var, keşke gelmeden önce onlardan birkaç figür öğrenseydim.  Bir ara tanıdık bir melodi geldi kulağıma, çalınan şeyin Harmandalı olduğunu anlayana kadar parça bitti. “Selanik’te Harmandali oynardim, ama o da olmadi!..”  Bir akşam yemeği için tonla para verip erkenden ayrıldık mekandan. Bu paranın yarısıyla çok daha özel Yunan yemekleri yiyebileceğim birkaç restoran belirlemiştim önceden, ama ne yapalım.



Selanik’teki ikinci günümüzde bağımsızız. Tur rehberi yok. Kendi kendimizin rehberiyiz.
Aristo Meydanı sahilden içerilere kadar uzanan ince uzun bir alan.  1912 yılında yönetim Yunanlılar’a geçtikten sonra, 1917 yılında büyük bir yangın kentin önemli bir bölümünü yok ediyor. En çok da Yahudi ve Türk mahalleleri yanıyor her ne hikmetse!.. Gerçi geniş alanı olmayan dar sokaklardaki ahşap binaların yangından kurtulmasını beklemek fazla iyimserlik olurdu. Bu yangından hemen sonra, 1918 yılında Fransız mimarlara kenti yeniden planlamaları görevi verilmiş. Yapılan planlamanın tamamlanması 1950’li yıllara dek sürmüş, sonuçta kent günümüzdeki halini almış.
Sahile yakın alanda, Aristo heykelinin hemen önünde güvercinlerin toplandığını gördüğümüzde yem satan bir kadına yaklaşıp yem satın aldık. Kızım güvercinlere yem vermek istedi. Güzel fotoğraflar çekebilirim diye düşünmüştüm. Selanik’te hemen her yerde İngilizce konuşarak sorularımıza cevap bulduk. Kimse ben bilmiyorum, ben sizi anlamıyorum demedi. Turizm kenti olmayı öğrenmişler. Kadından yem satın alırken kadın Türkçe konuştuğumuzu duyunca “hoşgeldiniz” demez mi? Meğer o da Türkmüş. İskeçeli’ymiş. Ayaküstü biraz konuştuk. Yem satın aldık, güvercinleri topladık çevremize.

Selanik, Osmanlı yönetimine geçince bazı kiliseler, yapısı bozulmadan yanına bir minare inşa edilerek camiye dönüştürülmüş. 1912 yılında Selanik tekrar Yunan yönetimine geçince, bu minarelerin hepsi yok edilmiş. Hatta cami olarak inşa edilen Hamza BeyCamisi’nin minaresi bile. Tek istisna, Yorgo Rotundası.. MS. 4. Yüzyılda Roma İmparatoru Galerius’un yaptırdığı Rotunda, daha sonra kilise olarak kullanılmış. Osmanlı döneminde de bu kubbeli yapı Sultan Hortaç adıyla cami olarak kullanılmış ve bahçesine bir minare dikilmiş. İşte bu minare günümüzde hala ayakta..


Aya Sofya Kilisesi’nde bir düğün vardı. Üstü açık bir spor arabada gelin ve damat önümüzden konvoyla geçtiler. Kilisenin önündeki küçük alanda iki tur atıp uzaklaştılar. Adet burada da aynı. Araçlar kornalarına basa basa, düt düüüt diye eşe dosta selam çakarak uzaklaştılar. Kiliseye girmeye niyetlendik, ama bahçesine büyük bir masa kurulmuş, davetliler bir şeyler atıştırıyor, ortam kalabalık. Girmedik aralarına!.. “Kız tarafı mısınız, erkek tarafı mı?” diye sorsalar ne deriz?.. “Gerçek Ayasofya’nın yanında geliyoruz, bu kopyayı da bir görelim” desek, belki kavga çıkar. Kavga çıkarmaya gelmedik buraya!..


Pandos 1940 Kadın Anıtı’nı aradık, bulduk. Google Earth sağolsun, sokak sokak gezme imkanı sağladığı için elimizle koyduğumuz gibi bulduk. 2.Dünya Savaşı’nda İtalyanlar Yunanistan’ın batısını işgale kalkışır. Pandos bölgesinde kış mevsiminde direnen Yunanlılar, İtalyanları durdurmayı başarır. Bu direnişte genç ve yaşlı pek çok kadın da elinden geleni ardına koymamış ve direnişe destek olmuş. Gerçi Naziler, kuzeyden saldırınca bu direnişin pek anlamı kalmamış, Yunanistan 2.Dünya Savaşı süresince Nazi, İtalyan ve Bulgar işgali altında geçirmiş. Yine de o direnişi unutmamışlar, kadınlarının fedakarlıklarını ise anıtlaştırmışlar.


Xanthi Parkı’ndaki treni unutamadık. Yine orada aldık soluğu. Kızım iki kez daha bindi trene. Birinde annesini de bindirdi. Ben de heveslenmedim değil hani!.. Kentin merkezinde yemyeşil bir alandayız. Dinlenmek için harika alanlar tasarlamışlar. 

Çocuk parkları da dikkatimizi çekti. Salıncak, kaydırak, tahtarevalli gibi eğlence araçlarının olduğu çocuk parklarından söz ediyorum. Hepsini demir parmaklıklarla çevrelemişler. Bir kapısı var ve her giren çıkan kapısını kapalı tutuyor. Önce garipsedik. Çocukları hapsetmişler diye düşünmedim değil. Sonra bir anne dikkatimi çekti. Çocuğu parkın içinde bir o yana bir bu yana koştururken, bir banka oturmuş dergi okuyordu. Çocuğunun parktan uzaklaşmayacağına emin bir şekilde ve keyifle.



Bu kadar dinlenme yeter. Sırada görmek için sabırsızlandığım Beyaz Kule vardı. Selanik’te en çok beğendiğim yapı Beyaz Kule oldu. Kulenin üstünde güzel bir kent manzarası olduğunu öngörmek çok zor değildi. Bu hevesle girişine yaklaştık. Biraz kalabalıktı. Sıra bize gelince ücretimizi ödedik. Sonra bize bir cihaz uzattılar. Bilgilendirme levhalarındaki numaraları girerek açıklamaları dinleyebilecektik. Üstelik dil seçenekleri arasında Türkçe de vardı. Daha ne isteyelim!..
Tarihi değeri bir yana Selanik’in tüm geçmişini özetleyen bir kent müzesi olarak çok iyi hazırlanmıştı. Kızımın sıkılmayacağını bilsem neredeyse bir günü burada geçirebilirdim. Beş katlı kulenin her bir katını Selanik’in farklı dönemlerine göre düzenlemişler. Antik dönemlerden Osmanlı yönetimine, 1917 yılındaki yangından günümüze kadar her konu işlenmiş. Ve öngördüğümüz gibi, üstteki açık alanda harika bir Selanik manzarası bizi bekliyordu.

Beyaz Kule’den sonra parkın içinde sahil boyunca yürüyünce Büyük İskender’in heykeliyle karşılaştık. Bilindiği gibi Makedon Kralı Büyük İskender, Pers baskılarını kırıp onları Ortadoğu’ya kadar kovalamış bir komutan. Yunanistan’ın bu bölgesi, günümüzde de Doğu Makedonya olarak anılıyor. Bu nedenle o döneme ait her şey önemli ve değer verilmiş. Örnek; Xanthi Parkı’nın bir köşesinde Büyük İskender’in babası II.Philippos’un da heykeli var. Kral II.Philippos, Perslilere karşı bölgedeki kent devletleri arasında Teselya Birliği’ni sağlamış. Ve farkında olmadan Selanik kentine adını da aslında o vermiş. MÖ 352’de Teselya Birliği’ni sağladığı gün doğan kızına “Teselya Zaferi” anlamına gelen “Thessaloniki” adını vermiş. Aradan yıllar geçmiş Thessaloniki, Kassandros ile evlenmiş. II.Philippos ve yerine geçen oğlu Büyük İskender öldükten sonra tahta geçen Kassandros MÖ 315 yılında bu bölgede bir kent kurmaya karar vermiş.  Kente de karısı Thessaloniki’nin adını vermiş. Adam kral, kimin adını vermek isterse verir, öyle değil mi?

Parklardaki pek çok büstten biri çok ilgimi çekti. 1970’li yıllarda Selanik yakınlarındaki Vergina kasabasında yaptığı kazılar sonucunda II.Philippos’un mezarını bulan ve o dönemle ilgili bilinmeyenleri ortaya koyan arkeolog Manolis Andronikos’un unutulmamış olması. Tarihi aydınlatan bir arkeoloğa değer vermek çok önemli bir kültürel davranış.

Akşam hava karardığında hala bir yerleri görmek için geziniyorduk. Bir ara, ara sokaklardan birinden geçerken bir barın önünden geçtik. Tıpkı bizdeki gibi onlar da sokağa taşmışlardı. Hatta televizyon bile dışarıya dönüktü. Maç vardı ve kaldırıma oturan beş-altı kişi bir yandan biralarını yudumlarken gözlerini televizyondan ayırmadan izliyorlardı. Yunanistan Süper Ligi’nden bir maçtı. AEK’nın maçı.. Diğer takımın adını alfabeden dolayı anlayamadım. Heyecanla maçı izliyorlardı. Maç benim de ilgimi çekti, ama Selanik’e maç izlemeye gelmemiştim.  Yolumuza devam ettik..

Günün sonuda otelimize taksiyle dönmeye karar verdik. Egnatia Caddesindeydik. 
Venizelos heykelinin karşısındaki taksi durağına yaklaştık. Mavi ve beyaz renklerle boyanmış taksilerden sıranın önünde olanın şoförüne otelimizin adını söyledim. Taksi gideceğimiz yöne ters duruyordu, “buradan dönemem” dedi. Oysa bizde bu sorun olmazdı, trafiği birbirine katıp u dönüşüyle müşterisini kaçırmamış olurdu. Şaşırdım!.. Geniş caddenin karşısını gösterdi. Orada da bir durak vardı, gösterene kadar fark etmemiştim. Taksicinin İngilizcesi pek yeterli değildi, ama “karşıya geç, oradan bin” dediğini anlamak zor olmadı. Teşekkür edip ışıklı yaya geçidinden karşıya geçtik, mavi ve beyaz renkli taksiye binip otelimizin adını söyledik. Taksimetreyi açtı, yola koyulduk. Ben sürücünün yanına oturmuştum, hemen gözümün önünde bir çizelge vardı. Mesafeye göre alınacak ücretler yazıyordu. İndi-bini 3,5 € yazıyordu. Yaklaşık bir kilometrelik yolun sonunda otelimize vardığımızda taksimetre de 3,5 € yazdı.

Yol boyunca radyo açıktı. Konuşmalar Yunanca olmasına karşın, sanırım AEK maçı hakkında konuşuyorlardı. Sürücüye konuşulanları sormak istedim, ama sonra vazgeçtim.  Futbol muhabbeti yapacak kadar İngilizcem var mıydı, emin değildim; hem de sürücünün nasıl bir tepki vereceğini bilemedim. Bizdeki bazı fanatik tipler gibiyse takside kavga bile çıkabilirdi; “Ulan siz bizi fena yenmiştiniz!..” Durup dururken hır gür çıkarmaya hiç gerek yok. Zaten takım tutmuyorum, sadece futbol seviyorum, neyi savunabilirdim!..

Konu trafikten açılmışken, Selanik üç yüz altmış bin nüfuslu bir kent olmasına karşın, kent içinde trafiğin sıkıştığına hiç şahit olmadık. İnanılır gibi değil, ama kırmızı ışık yanınca duruyorlar. Işıklı bir kavşakta, biz yayalar için yeşil ışık yanmış karşıya geçeceğiz, ama sağa dönen bizim yolumuzdan geçecek olan araca da yeşil yanmış, bize doğru geldiğini görünce ister istemez durdum. Trafikte karşıdan karşıya geçerken hep tedirgin olduğum için daima küçük kızımı kucağıma alırım. Yaya çizgisine gelince araç durmasın mı!.. Karşıya geçmemi bekledi. Kendimi büyük bir ordunun muzaffer kumandanı gibi mutlu hissedip karşıya geçtim.

Ankara’da kavşaklarda kırmızı ışık yansa bile kendince kontrollü bir şekilde yoluna devam eden pek çok sürücü var. Hatta bir defasında araçla bir kavşakta kırmızı ışık yandığı için beklerken, arkamızdaki araç korna çaldı. Derdi nedir ki diye düşünürken, yanımdaki arkadaşım “yol boş, geçsene demek istiyor” demişti. Trafikte böyle kuralsızlıklara alışık olduğum için Selanik’te kurallara bu kadar özen gösterilmesi garip geldi doğrusu.

Peki bu Selanikliler, bizlerden çok mu medeni insanlar acaba?.. Sanmıyorum. Büyük olasılıkla trafik kuralları sıkı şekilde takip ediliyor ve uymayanlar ciddi şekilde cezalandırılıyordur.



İki günlük Selanik gezimizin ardından İstanbul’a döndük. Selanik’te birkaç gün daha kalır mıydım?.. Kesinlikle evet.. Ben kalırdım. En az iki gün daha sokak sokak, cadde cadde, müze müze gezebilmek için kalabilirdim. Üstelik anlatamadığım daha pek çok özel mekanı varken.. Belki bir başka sefere.. Belki yolumuz tekrar düşer Selanik’e..









Yorum Gönder

0 Yorumlar